top of page

Kürk Mantolu Madonna

May 27
3 min read

Yazan: Sabahattin Ali

Sayfa Sayısı: 180

Basım yılı: 1943



“Bu akşam anladım ki bir insan, diğer bir insana bazen hayata bağlandığından çok daha kuvvetli bağlarla sarılabilirmiş. Yine bu akşam anladım ki onu kaybettikten sonra ben dünyada ancak kof bir ceviz tanesi gibi yuvarlanıp sürüklenebilirim.”


Sabahattin Ali’nin en sevilen üç kitabından biri olan Kürk Mantolu Madonna, üslubu itibarıyla 19. yüzyılın melankolik ve realist çalışmalarıyla bilinen Fyodor Dostoyevski (Suç ve Ceza) ve Leo Tolstoy (Anna Karenina, Savaş ve Barış) gibi ustaların eserlerini andırmakla birlikte, dönemin sosyal hayatını son derece doğal bir şekilde aktarabilen muazzam bir eserdir.


Türk novellasının küçük incisi diye adlandırılan bu kitap, Raif Efendi adında oldukça şüpheci, güvensiz, buhranlı ve yalnız bir karakterin, Yahudi bir şarkıcı olan Maria ile tanışmasını ve aşkını anlatmaktadır. Raif Efendi, tabiri caizse kendi gölgesinden bile ürperen, toplumdan ve hayattan kendini son derece soyutlayan, yaptığı işlerde — bu yazı ya da resim olabilir — kendinden bir parça göstermeye cesaret edemeyen ve hayatının anlamını henüz keşfedememiş bir bireydir.


Hikâye, Raif’in Almanya’da bir fabrika işçisi olarak çalışırken gördüğü ve büyük bir hissiyatla bağlandığı Maria Puder’in otoportresine rastlamasıyla başlar. Sonrasında ise bu portrenin sahibi olan Maria ile yaşadığı kompleks ilişkiyi anlatır. Maria, Almanya’nın bohem ve yalnızlaştırıcı hayatından sıkılmış; kendi mana arayışında kaybolmuş, insanlara ve çevresine karşı hissizleşmiş bir kadındır. Raif, onu anlatırken şöyle demiştir: “O da [Maria] aradığı ve bulamadığı bir şeye yanıyordu.”


Raif ve Maria, Berlin’de geçirdikleri aylar boyunca birbirlerinde yeniden yaşama tutunmak için bir neden bulurlar. İkisi de ruhlarının birbirleri tarafından bütünüyle anlaşıldığını hisseder ve aşkı ilk kez böylesine güven ve selamet içinde keşfederler.


Kitaptan En Beğendiğim Sözcükler


Bu oydu. Bir an kadar gördüğüm yüzü, sisli kafamda bir şimşek gibi çakmıştı. Bu, yaban kedisi kürkünün içinde soluk yüzü, siyah gözleri ve uzunca burnuyla sergide gördüğüm resmin ta kendisi, “Kürk Mantolu Madonna”ydı. Yüzünde o kendine mahsus hazin ve bıkkın ifade ile etrafının farkında değilmiş gibi yürüyordu.


Hayatımda hiç bu kadar mesut olduğumu, içimin bu kadar genişlediğini hatırlamıyorum. Bir insanın diğer bir insanı hemen hemen hiçbir şey yapmadan bu kadar mesut etmesi nasıl mümkün oluyordu? Ahbapça bir selam ve temiz bir gülüş… Ve ben bu anda başka hiçbir şey istemiyordum.


Zaten küçüklüğümden beri saadeti israf etmekten korkar, bir kısmını ilerisi için saklamak isterdim. Bu hâlim gerçi birçok fırsatları kaçırmama sebep olurdu fakat fazlasını isteyerek talihimi ürkütmekten her zaman çekinirdim.


“Anlıyorum, anlıyorum. Tamamen yalnızım ama Berlin'de değil, bütün dünyada yalnızım küçükten beri.” “Ben de yalnızım,” dedi.


Bir an kadar onun yüzünün bana yaklaştığını, gözlerinin o zamana kadar gördüklerimden çok daha sıcak bir ifadeyle beni adeta kucakladığını gördüm.


Dünyada bundan daha ferah verici bir şey olabilir miydi? Şimdi onunla beraber bu ıslak yollarda yürüyecek, tenha ve loş bir yerde oturarak göz göze gelecektik. Ona birkaç değil, birçok şeyler; şimdiye kadar hiç kimseye, hatta kendime bile söylemediğim şeyler anlatacaktım. Bunların çoğu kafamda bir anda doğuyor ve beni hayrete düşüren bir süratle yerlerini yenilerine bırakıyordu. Onun ellerini tekrar avuçlarımın içine alacaktım; uçları biraz kırmızı olan üşümüş parmaklarını uyuşturarak ısıtacaktım. Bir kelime ile ona yakın olacaktım.


Bu mevsimde ziyaretçisi yok denecek kadar tenhadır. Sonra bu garip ağaçlar bana daima hasretini çektiğim uzak memleketleri hatırlatır. Onların alıştıkları yerlerden sökülerek buraya getirildiğini ve böyle suni tedbirler, ihtimamlarla yaşatılmaya çalışıldığını gördükçe biraz da hallerine acırım, biliyor musunuz? Berlin'de senenin ancak yüz gününde hava açık ve güneşli, 265 gününde kapalıdır.


Limonlukların projektörleri ve suni güneşleri bu ağaçların ışığa ve sıcağa alışmış yapraklarını doyurabilir mi? Buna rağmen yaşıyorlar, kurumuyorlar ama ona yaşamak denir mi?

İnsanlar ancak muayyen bir hadde kadar birbirlerine sokulabilirler; üst tarafını uydururlar ve günün birinde hatalarını anlayınca, yeislerinden her şeyi bırakıp kaçarlar.

Başkasına merhamet etmek, ondan daha kuvvetli olduğunu zannetmektir ki ne kendimizi bu kadar büyük ne de başkalarını bizden daha zavallı görmeye hakkımız yoktur.


Çünkü müphem bir his bana, kim olursa olsun bir insanı tamamen gördükten ve gördüklerini kendinden saklamadıktan sonra ona hiçbir zaman büsbütün yaklaşamayacağını fısıldıyordu.


O da aradığı ve bulamadığı bir şeye yanıyordu.


Maria Puder’i ne kadar sevdiğimi ve ona nasıl delice bağlı olduğumu, sabaha kadar yüksek taş duvarların etrafında dolaştığım ve hep onu düşündüğüm bu gecede tam manasıyla anladım.


Bu akşam anladım ki bir insan diğer bir insana bazen hayata bağlandığından çok daha kuvvetli bağlarla sarılabilirmiş. Yine bu akşam anladım ki onu kaybettikten sonra ben dünyada ancak kof bir ceviz tanesi gibi yuvarlanıp sürüklenebilirim.


“Ama şimdi inanıyorum. Sen beni inandırdın. Seni seviyorum. Deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum.”


“Raif, şimdi ben gidiyorum,” dedi. “Evet, biliyorum!” Trenin hareket saati gelmişti. Bir memur vagon kapısını örtüyordu. Maria Puder merdiven basamağına atladı, sonra bana eğilerek yavaş bir sesle fakat tane tane: " Şimdi gidiyorum. Fakat ne zaman çağırırsan gelirim!" 

Evvela ne demek istediğini anlamadım. o da bir an durdu ve ilave etti: "Nereye çağırsan gelirim!”





 
 
 

Comments


bottom of page